19 Kasım 2012 Tarihinde gerçekleştirilen ve AZINLIK HAKLARI’nın konu edildiği programa aynı zamanda hukukçu ve yazar olan Mehmet Arif KOÇER’in yanı sıra, akademisyen-yazar Prof.Dr. Arus YUMUL ve Prof. Dr. Ferhat KENTEL katıldı. Program, öğrenciler tarafından ilgiyle dinlendi.
DİN, HUKUK VE AZINLIKLAR
İnsanlığın geldiği aşamada, özellikle, son yüzyılda, insan hakları yükselen bir değer olmuştur. İnsanın yaratılıştan/ doğuştan getirdiği varsayılan ve bireyden alınması veya bireyin vazgeçmesi mümkün olmayan, insanı insan yapan temel haklardan birisi ve belki de en önemlisi, ayrımcılık yasağıdır. Zira temel insan haklarına yönelen tüm tehdit ve ihlallerin arka planında ayrımcılık düşünce ve uygulaması vardır. Ayrımcılığın nedenlerinden olan din, dil, ırk, cinsiyet v.b. gibi farklı özelliklere yönelik, önyargılar neticesinde ihlaller meydana gelmektedir.
Kuran’ın bütün genel hitapları ve asıl tavsiyeleri insanlık ailesi içindir. Allah insanı kendi ruhundan üflediği varlık olarak tanımlar. Irkı, dili, rengi, cinsiyeti ne olursa olsun, insan olarak yarattığı varlığı, Kur'an’da layık görülen bütün değerlere sahip kılar. Hıristiyanlığın aksine, dünyaya gelen her insanın sırtında günah kamburu olmadan, saf ve temiz olarak geldiğini belirtir. Kur'an bir masumun hayatını tüm insanlıkla denk tutan (Maide, 5/ 32, Nisa, 4/ 92- 93) üstün bir bakış açısına sahiptir. Bu hitaptaki kıymet verilen varlık, yalın olarak “insan”dır, vurgu yapılan da, insanın kıymetidir. Hukuk karşısında inanan, inanmayan herkes eşittir. İnsanın vahye teslim oluşu/ Müslümanlığı ile kazandığı değer, fazilet ve ahiret noktasında bir üstünlük olup, dünyevi hukuk açısından bir üstünlük sebebi değildir.
Yine, Kur’ani bakış açısı, ırk temelinde de hiçbir ayrım yapmaz, çünkü kan, ten ve dillerin farklı oluşu, yaratılışa ait İlahi ayetlerdendir, (Rum, 30/ 22) Bu bağlamda, farklı kavimde yaratılmış olmak, insanın iradesi ile etki edemediği özelliklerdendir, övünme veya yerinme vesilesi yapılmak için yaratılmış vasıflar değildir.
Hz. Peygamber (a.s.) in. dezavantajlı gruplardan olan gayrimüslimlerin hukukunu korumak noktasındaki şiddetli tavsiyeleri ve bu konudaki hassasiyeti, çıkış noktası din olan bir adaletsizlikten bağlılarını korumak, onları adil bir çizgide tutmak içindir.
Aslında, aynı Yaratıcının kulları olan, aynı kökenden gelen ve aynı ihtiyaçlara sahip olan insanoğlunun, aynı mertebede tutularak, eşit haklara sahip olmasından daha doğal bir şey de olamaz. Bu açıdan dünyaya gelen ilk insan ile son insan arasında da fark olmaması gerektir.
Eşitliği bozan ve zulmün ahlaki ve felsefi temellerinden olan bir konu da, kendini büyük ve mükemmel, başkalarını ise küçük ve kusurlu görme yaklaşımıdır. Hâlbuki insanlar ma’budluktan (kusursuz ve tapılacak olmak) uzak olma noktasında da eşit oldukları gibi, yaratılmış ve kusurlu olmak noktasında da eşittirler.
İslam hukukunda eşitlik esastır. Ancak açık bir engel var ise genel kuralın dışına çıkılabilir. Fertler veya sınıflar arasında hukukta eşitliğin ortaya konması için eşitliği gerektiren durumu araştırmaya ihtiyaç duyulmaz, aksine eşitliği bozan bir iddia var ise bunun açık delillerle kanıtlanması gerekir. Eşitliği ortadan kaldıran engeller, gerçekleştikleri takdirde bu eşitliği kaldırmada üstün bir yarar ya da eşitliğin uygulanması halinde bir ciddi bir zarar ortaya çıkacak olması gerekir. Bunun dışındaki tüm durumlarda, İslam hukukunda eşitlik esas ilkedir.
Bu yüzden İslam hukukundaki temel ilkelerden birisi, kimseye (hiçbir şahsa ve hiçbir ırka) eşitliği bozacak herhangi bir ayrıcalık tanınmamasıdır.
Ayrımcılık, sadece sahip oldukları etnik kimlik ya da inançlarından ötürü belli insanların ya da grupların, tüm insan haklarını sistematik bir biçimde yok sayar. Tüm insan hakları ihlalleri ayrımcı düşüncelerden beslenir, kaynaklanır. Önyargılar tacize ve mağdurlaştırıcı uygulamalara dönüşebilir. Böylece, hak sahibine hakkı verilmez, eşit olanlar arasında eşit muamele yapılmayarak veya farklı olanlara karşı bu farklılığı göz önüne alınmayarak (engelliler gibi) eşit muamele ile adaletten sapılır ve başlı başına zulüm olan ayrımcı muamelelere yol açılır.
İslam hukukuna göre, anlaşmalı ve devlete vergi ödeyen zimmîlerin can, mal ve namus güvenliği, uyrukluğuna girdikleri İslâm devleti tarafından sağlanır. Buna karşılık zimmîler de devlete cizye vermekle yükümlüdür. Mesela Osmanlı Devletinde bulunan sürekli oturma hakkına sahip olan, Hıristiyan ve Yahudi veya başkaca dinden olanlara zimmi denilir.
Yahudi ve hristiyanların zimmi, yani zimmet altında olması demek, epistemolojik olarak yahudi ve hristiyanların Osmanlıda korunmasını getirmiştir.
Zımmilikte ise, zimmet esastır. Yani zimmilerin tüm haklarının korunması ve mevcudiyeti esastır. Bu vatandaşlar, hukukunun koruması gereken kişiler olup korunmadığı takdirde zimmet suçu işlenmiş olur.
Hadisi Şeriflerde bu husus açıkça belirtilmiştir. Hz.Peygamber a.s.
“Kim bir zimmiye eziyet ederse ben onun davacısıyım. Ben kime (bu dünyada) davacı olursam, kıyamet gününde de davacı olurum.”
demiştir.
Yine, Hz. Peygamber (s.a.v.), Hıristiyan olan İbn Harris b. Ka’b ve dindaşlarına yazdırdığı anlaşma metninde:
“Şarkta ve Grapta yaşayan tüm hıristiyanların dinleri, kiliseleri, canları, ırzları ve malları Allah’ın, Peygamber’in ve tüm müminlerin himayesindedir. Nasraniyet dini üzere yaşayanlardan hiç kimse kerhen İslam’a icbar edilmeyecektir. Hıristiyanlardan birisi herhangi bir cinayete veya haksızlığa maruz kalırsa müslümanlar ona yardım etmek zorundadırlar” maddelerini yazdırdıktan sonra: “Ehl-i Kitap ile ancak en güzel yöntemlerle mücadele edin…(Ankebut, 29/46) ayetini okudu.
Bu konuda Hz. Ali:
“Her kim ki bizim zımmimizdir, onun kanı bizimki kadar kutsaldır, malları bizim mallarımız kadar tecavüzden masundur” dedi. Başka bir kaynakta, Hz. Ali’nin şöyle dediği naklediliyor: “Zımmi durumunu açıkça kabul edenlerin malları ve hayatları bizimki (yani Müslümanlarınki) gibi kutsaldır.” diyerek, Müslümanın zorunlu olduğu bu husustaki hassasiyeti dile getirmiştir.
Bir hekim gibi halkın nabzını tutarak, Kur’andan ilaçlar yazan ve çözümler üretmeye çalışan Bediüzzaman da, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde bu konuya da değinmiş, birlikte yaşama iradesine ve hukukta eşitliğe vurgu yapmıştır.
Bediüzzaman Said-i Nursi, II. Meşrutiyetin başında doğudaki Kürt aşiretlerini gezer ve onlara tavsiye ve ikazlarda bulunur. Osmanlıda uzun yıllar “millet-i sadıka” olarak geçen Ermenilerin ırkçı düşünceler ile tahrik edildiği, provoke edildiği bir dönemde ortak paydaya ve sosyal hayatın gerekliliklerine işaret eder. Bugün bile önyargıların kol gezdiği böyle bir alanda, asrın fıkhını okumuş bir İslam âliminin bu konudaki sorulara verdiği cevaplara bakmakta fayda bulunmaktadır.
İkinci meşrutiyetin ilanından sonra, “hürriyet iyidir, güzeldir. Fakat şu Ermeniler’in hürriyeti çirkin görünüyor, bizi düşündürür.” sorusuna “Onların hürriyeti onlara zulmetmemek ve rahat bırakmaktır. Bu ise şer’îdir.(İslamidir) Bundan fazlası sizin fenalığınıza, divaneliğinize karşı bir tecavüzleridir, cehaletinizden bir istifadeleridir.”der. Ayrıca sosyal hayata dönük faydacı bir yaklaşımla “içimizdeki Ermeniler üç milyon olmadığı gibi, gayr-ı müslimler dahi on milyon yoktur. Halbuki bizim milletimiz ve ebedî kardeşlerimiz üç yüz milyondan ziyade iken, üç müdhiş kayd ile mukayyed (kayıtlı, bağlı) olup, ecnebilerin istibdad-ı maneviyelerinin taht-ı esaretlerinde (manevi baskılarının esirliği altında) ezilirler.
Yine “gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi(denk) olacağız?” sorusuna insan hakları alanında eşitlik ilkesinin esas olduğuna vurgu yaparak, “müsavat ise fazilet ve şerefte değildir, hukuktadır. Hukukta ise şah ve geda birdir. Acaba bir şeriat karıncaya ayak basmayınız dese, tazibinden(azap vermekten) men’ ederse, nasıl benî-Âdem’in(insanoğlunun) hukukunu ihmal eder?”diyerek devlet başkanı olduğu dönemde, Hz.Alinin sıradan bir Yahudi ile eşit koşullarda yargılanmasını ve Kürtlerin övüncü olan Salâhaddin-i Eyyubî’nin miskin bir Hıristiyan ile karşılıklı muhakemesini buna delil olarak getirir.
Ermenilere karşı, ‘İslamın adaletinin hakkı ile gösterilemediğini, şeriat dairesindeki haklarının istibdadın kötü alışkanlıkları ve sonuçları sebebiyle verilemediğini belirterek’ özeleştiri yapar.
“Ermeniler bize düşmanlık edip, hile ve hıyanet ediyorlar. Nasıl dostluk üzerinde ittifak edeceğiz? sorusuna, “Düşmanlığın sebebi olan istibdat (baskıcılık, saltanat) öldü. İstibdadın zevaliyle dostluk hayat bulacak. Size bunu kat’iyen söylüyorum ki, şu memleketin saadeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vabestedir(bağlıdır). Fakat mütezellilâne (zillet içinde) dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi (milli onuru) muhafaza ederek, musalâha (barış) elini uzatmaktır.
Bir şey söyleyeceğim: Eğer mümkündür, Ermeniler birden sahife-i vücuttan (varlık aleminden) silinsin. Olabilir; yalnız, size husumetin (düşmanlığın) bir faydası olsun. Yoksa mutlaka husumet zarardır. Halbuki Âdem a.s. zamanından, yolda arkadaşlık eden bizimle gelmiş büyük bir unsurun zevali (yokolması) değil, belki küçük bir kavmin mahvı dahi imkansızdır. Ömerdılan kabilesi bin senedir yine Ömerdılan’dır.
Hem de dostluğun sebebi vardır. Zira komşudurlar. Komşuluk, dostluğun komşusudur. Hem de onlar uyandılar, dünyaya yayıldılar, terakkiyat tohumlarını topladılar, vatanımızda ekecekler. Bizi medeniyete mecbur, terakkiye ikaz, bizdeki fikr-i milliyeti hüşyar ediyorlar(uyandırıyorlar).
Özelde Kürtlerin, genelde İslam toplumlarının en büyük düşmanlarının cahillik, fakirlik ve ihtilaflar olduğunu, cahilliğin İslam ile aydınlanmış bilgi, fakirliğin sanat, tarım ve ticarete verilecek önem ile ve ihtilafın, sürtüşmelerin ise ittifak, birlik silahlarıyla yenilebileceğini söyler. “Amma, komşularımız ve bizi teyakkuz ve terakkiye sevk eden Ermenilerle kemal-i memnuniyetle dost olup elele vereceğiz. Zira husumette fenalık var. Husumete vaktimiz yoktur.” der.
2.Meşrutiyetten sonra Ermenilerin kaymakam ve vali olmalarını yadırgayan bir soruya ise, Meşrutiyetin milletin hâkimiyeti olduğunu, hükümetin vali ve kaymakamının ise ücretli hizmetkârlar olduğunu söyleyerek, saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi kaymakam ve vali de olmalarında bir sakınca olmadığını belirtir.
AZINLIK TANIMI VE TARİHSEL SÜREÇ:
Türk Dil Kurumunca yayınlanan Genel Türkçe Sözlük’te azınlık kavramı şu şekilde tanımlanmaktadır: “1. Bir toplulukta herhangi bir nitelik bakımından ayrı ve ötekilerden sayıca az olanlar, ekalliyet, çoğunluk karşıtı. 2. Toplum biliminde ise; Bir ülkede ayrı soydan veya inançtan olan ve sayıca az bulunan topluluk, ekalliyet.” “Azınlık” kavramı dünyada 16. yüzyıldan bugüne kullanılmaktadır.
Milletler Cemiyeti döneminden bu yana azınlık kavramının ölçütü üçlüdür: etnik, dilsel, dinsel azınlıklar. Bununla birlikte, Türkiye 1923 Lozan’da bunların üçünü de kabul etmemiş ve yalnızca gayrimüslim yurttaşların azınlık olduğunu ve dolayısıyla uluslararası azınlık korumasından yararlanabileceğini kabul ettirmiştir.
Bununla birlikte, aradan yaklaşık seksen yıl geçmiş olduğu ve bu arada dünyadaki azınlık kavramı, tanımı ve hakları büyük gelişme gösterdiği için Türkiye ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalmaktadır. Üstelik 1990’dan sonra azınlık hakları hem mekân hem de nitelik olarak daha da genişlemiş ve güçlenmiştir.
Bu sıkıntılar yalnızca Lozan’ın sınırlı tanımından kaynaklanmamaktadır. Türkiye, imzaladığı uluslararası sözleşmelere getirdiği bir tür rezervle, daha da dar bir kalıp ileri sürmektedir. Bu “Yorum Beyanı”na göre, Türkiye, Lozan’ın yanı sıra 1982 Anayasasının kısıtlamalarını da uluslararası ortamda ileri sürmekte, katıldığı sözleşmelerde getirilen hakların Lozan’da kabul edilenler dışındakilere de getirilmesi ve 1982 Anayasası tarafından yasaklanan haklardan olması halinde uygulanmayacağını bildirmektedir.
Türkiye’nin bu konudaki sıkıntılarını iki noktada özetleyebiliriz:
1) Türkiye’nin bu sınırlayıcı tutumu, dünyadaki eğilimlere gitgide ters düşmektedir. BM İnsan Hakları Komitesinin 1990’lardaki yorumundan sonra eğilim, bir ülkede azınlık olup olmadığını o ülkeye sormamak ve eğer “etnik, dilsel, dinsel bakımdan farklılık gösteren ve bu farklılığı kimliğinin ayrılmaz parçası sayan” gruplar varsa, o devlette azınlık bulunduğunu kabul etmek yönündedir. Fakat bunlara azınlık statüsü tanıyıp tanımamak tamamen ulus-devletin yetki alanına girer.
Burada hemen belirtelim ki Avrupa Birliği’nin, Türkiye’den, farklı kültürel gruplara azınlık statüsü ve hakları tanınması yolunda bir talebi kesinlikle yoktur. Yalnızca, kültürel bakımdan farklı bütün yurttaşlara eşit muamele yapılmasını istemektedir. Bu nokta çok iyi anlaşılmak zorundadır.
2) Türkiye Lozan’ı da gerektiği gibi uygulamamaktadır ve dolayısıyla Türkiye’nin bu kurucu antlaşmasının kimi hükümlerini dahi ihlal etmektedir.
Bir kere, gayrimüslimlere getirilmiş olan haklar tam olarak uygulanmamaktadır. Hem bu haklar yalnızca üç büyük azınlığa (Ermeni, Musevi, Rum) tanınmakta ve diğer gayrimüslimlere (ör. Süryaniler için madde 40’daki eğitim hakkı) tanınmamaktadır, hem de Lozan Kesim III’ün bu gayrimüslimler dışındakilere uluslararası koruma olmaksızın getirdiği haklar devlet tarafından görmezden gelinmektedir. (Rapor, 30)
Bu madde, “bütün T.C. yurttaşları”na, “dilediği dili ticarette, açık ve kapalı toplantılarda, her türlü basın ve yayın araçlarında kullanma” hakkı getirmektedir. Yani bu kullanımın tek istisnası, resmî dairelerdir. Bu konuda, örneğin radyo ve TV’lerde kimse istediği dilde yayın yapamadığı için 03 Ağustos 2002’de Üçüncü Uyum Paketi çıkartılmış, ama o da uygulanamadığı için bir de 30 Temmuz 2003’te Yedinci Paket çıkartılması gerekmiştir. Kasım 2003 sonunda RTÜK bu konuda bir yönetmelik hazırlamıştır. Burada da zaman ve mekan kısıtlamaları getirilmiştir.”
Raporun bu kısmında Lozan Antlaşması’nın 39/4 üncü maddesinin uygulanmasının dört açıdan uygun olacağı belirtilmekte ve hükümete öneriler sunulmakta ve şöyle denilmektedir:
“Oysa, örneğin Lozan 39/4 uygulansa, örneğin Kürtçe yayın konusunun getirdiği ve Türkiye’yi boşu boşuna meşgul eden sıkıntılı tartışmalar kendiliğinden sona erecektir. Böyle bir durum, Türkiye’nin dört açıdan çok işine yarayacaktır:
1) Türkiye’nin, çok yakın bir gelecekte, zaten bir yararını görmediği “Yorum Beyanı”ndan vazgeçmek zorunda kalacağı kesindir. Bunu AB zoruyla değil, kendi iradesiyle yapması ulusal egemenlik kavramı açısından çok önemlidir ve bu da kendi kurucu antlaşması Lozan’ın hükümlerini uygulamasıyla olacaktır.
2) Bir gün, kaçınılmaz olarak, herkes her dilde yayın yapabilecektir. Buna geçişte yeni ve tartışmalı yasalar çıkarmakla uğraşmak yerine, Lozan’ın zaten en az anayasa değerinde olan hükümlerinin uygulandığı gerekçesini ileri sürmek devlet için büyük kolaylık sağlayacaktır.
3) Türkiye’de uluslararası koruma altında azınlık yaratmamak açısından, bütün yurttaşlara mümkün olduğu kadar geniş özgürlükler verilmesi gerektiği açıktır ve bu madde “tüm Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları”ndan söz etmektedir.
4) Türkiye’de devletin kendi insanına daha insanca muamele yapmasının, ülkede “birlik ve beraberlik” açısından çok yararlı olacağına kuşku yoktur. Çünkü “zorunlu yurttaş”lardan oluşan bir ülke zayıf bir ülkedir. İnsanları mutlu ederek onları “gönüllü yurttaş”lar haline getirmek bizzat devleti kuvvetlendirecektir. Devletin en az çekineceği vatandaş, hakkını verdiği vatandaştır.” (Rapor 31)
Anayasa böyle olunca, kimi yasa ve yönetmeliklerde, “Türk” terimi, vatandaşlık anlamında değil de, etnik köken anlamında kullanılmakta ve “garip” hükümler getirilebilmektedir. Örneğin 28 Aralık 1988’de çıkartılan ve 1991’e kadar uygulanan “Sabotajlara Karşı Koruma Yönetmeliği”, hangi kategorilerin sabotaj yapabileceklerini sıralarken, gayrimüslim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını da “Memleket içindeki yerli yabancılar (Türk tebaalı) ve yabancı ırktan olanlar” diyerek bu kategoriye katmıştır. “Yabancılar tarafından açılmış özel okullar”a “Türk müdür başyardımcısı” atanmasına ilişkin olan 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanununun 24/1 maddesi, Türk yurttaşı olan azınlıkların okullarına da uygulanmaktadır. Üstelik, md.24/1 bu başyardımcının “Türk asıllı ve Türkiye Cumhuriyeti uyruklu” olacağını söylemektedir.Ancak 14.02.2007 tarihli ve 5580 sayılı aynı husustaki yasa ile bu kanun yürürlükten kaldırılmış ve ilgili konudaki 8/4 ve devamı fıkrasına göre, T.C. uyruklu olmak yeterli görülmüştür.
1940’lara kadar gayrimüslim yurttaşların “ecanip” (yabancılar) defterine kaydedilmiş olması, 1942 Varlık Vergisinin yasada bulunmayan bir “G” (gayrimüslim) cetveli uygulayarak bu yurttaşlardan Müslümanlara oranla çok daha fazla vergi almış bulunması, 1950’lere kadar askerî okullara ve hatta sivil kurumlara kabul edilmenin “T.C. tebaasından ve Türk ırkından olmak” şartına bağlı kılınması, bütün bunlar, yalnızca geçmişte kalmış olaylar değildir. Bugün de TSK, Dışişleri, Emniyet, MİT başta olmak üzere, üniversitelerde Türk ırkından olanlar dışında gayrimüslim memura rastlanmaz. Bu örnekler “Türk” teriminin ırk ve hatta din bağlamındaki kullanımını yansıttıkları için, 21. Yüzyıl eşiğinde Türkiye’yi uluslararası planda layık olduğu yere ulaşmaktan ciddi biçimde alıkoyan ve içte de ulusal birliği zedeleyen uygulamalardır.”
Bu “1936 Beyannamesi” konusu 02 Ocak 2003’te çıkartılan Dördüncü AB Uyum Paketi’ne sokularak düzeltilmişse de, uygulamada haksızlık bugün de olduğu gibi devam etmektedir. Nitekim 19 Haziran 2003’te çıkartılan Altıncı Uyum Paketi’nde aynı husus yinelenmek zorunda kalınmıştır. Uygulamada ise henüz sonuç alınabilmiş değildir.
Son olarak, 1936 Beyannamesi kaldırıldığı halde, Surp Haç Ermeni Lisesi Vakfı’na Hazine’nin Şubat 2003’te açtığı davada iddialarını “İçişleri Bakanlığı Azınlık Tali Komisyonu” kararına dayandırmış olması, tek kelimeyle vahim bir durumu yansıtmaktadır. Türkiye’de dinleri çoğunluktan farklı olan yurttaşların malları söz konusu olduğunda, devlet şemasında bulunmayan böyle bir Tali Komisyon devreye girmektedir ki, etnik ve dinsel ayrımcılık konusunda bundan daha dorukta bir örnek vermek herhalde zordur.
Türkiye’de azınlıklar söz konusu olduğunda Lozan Antlaşması’na atıfta bulunulmakta, ancak bu antlaşma da alabildiğine dar yorumlanmaktadır. Lozan Antlaşması’nda hiçbir ayırt edici ibare kullanılmaksızın, "gayrimüslimler"den söz edilmesine rağmen, Türkiye sadece Rum, Ermeni ve Yahudi'lerin azınlık olduğunu, Türkiye'de başkaca bir azınlık bulunmadığını beyan etmektedir. Türk eşittir Müslüman gibi, açıkça dile getirilmemiş bir formülü temel alan bu yaklaşım dini azınlıkları, etnik/ırksal temelden hareketle tanımlamak gibi anlaşılması zor bir tutum geliştirmiştir. Hal böyle olunca, Süryaniler, Türk Protestanlar v.d hukuken tanınmayan gruplar olarak ortaya çıkmaktadır.
AZINLIKLARIN MAĞDURİYETİNE İLİŞKİN ÜÇ OLAY:
1-1936 Beyannamesi:
Rahmetli Hırant Dink’in beyanı ile konuyu irdeleyecek olursak; “1936 yılında çıkan yeni Vakıflar Yasası ile devlet kilise vakıflarımızdan bir beyanname istemiş, “Ne mülkünüz varsa bir liste halinde verin” demiştir.
Aradan 40 sene geçmiştir, 1975 senesinde Yargıtay Genel Kurulu bir karar vermiş ve “Azınlık vakıflarının 1936 yılında vermiş oldukları beyanname dışında mal edinme hakları yoktur, dolayısıyla bu tarihten sonra edinilmiş bütün mallar, ister bağış, ister satın alma yoluyla elde edilmiş olsun eski sahiplerine iade edilecektir” demiştir.
O gün bugün kira gelirleriyle çocuklarımızı okuttuğumuz mülklerden 40’ı (Ermeni cemaatine ait) elimizden bu yolla alınmıştır. Bu mülkler, vakfetmiş olanın eski mirasçısına da geri gitmemiştir. İade edilecek mülkler özenle seçilmekte ve mirasçıları ölmüş olduğu için Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne geçmektedir. Bu süreç her yıl parça parça açılan davalarla yürüdüğü için, 1936 sonrasında bağış ya da satın alma yoluyla intikal etmiş 120 mülk henüz elimizdedir. Herhalde bunların iadesi için mirasçılarının ölmesi beklenmektedir.
2762 sayılı yeni vakıflar yasası gereği verilen 1936 beyannamesi’nin uygulaması ile halen gayrimüslim kurumlar, herhangi bir mülkü ne bağış olarak kabul edebilmekte ne de satın alabilmektedir. Uygulamada mal edinilmesine izin vermemekle de kalınmayıp, 1936 yılından sonra elde edilmis mülkler vakiflar genel müdürlügü''nce veya maliye hazinesi''nce açilan davalarla gayrimüslim kurumlarinin elinden alınmakta ve eski sahiplerine iade edilmekte, mirasçısız kalan mülkler ise mazbut vakıflar olarak hazine''ye devredilmektedir
Uyum yasaları ile bu konuda iyileştirmeler yapılmıştır. Ancak halen devam eden ve çözülmemiş olumsuzluklar vardır.
Son kanun hükmünde kararname azınlık vakıflarına, malik hanesi açık bırakılmış taşınmazların iadesi, mezarlıkların iadesi ve mülkiyeti zamanla üçüncü kişilere geçen taşınmazlar karşılığı ödemeyi öngörmesi yönüyle olumludur. Fakat aşağıda sıralanan hususlar hâlen çözüm beklemekteri:
• Mazbut vakıflarla (çoğu manastır) ilgili değişiklik yoktur. 2008’de yürürlüğe giren Vakıflar Yasası ile mazbataya alınma kaldırıldı. Ancak hâlihazırda mazbut vakıfların durumunun meşrulaştırılmaya çalışıldı iddiası vardır. “Hukukî ve hayrî hizmeti kalmadığı” gerekçesiyle kapatılmışlardır. Bir mabedin tanımlanması konusunda yetkili olması gereken Ortodoks Hıristiyanlık anlayışında ise kilise veya manastırın hayrî hizmetinin kalmadığının söylenmesi mümkün değildir.
• Geçici 11. madde, kamulaştırma yapılan taşınmazları kapsam dışı tutmaktadır. Cemaat vakfı ve gayrimüslim şahıs taşınmazlarındaki kamulaştırmalarda mülkiyet gasbı iddiaları bulunmaktadır.
• 1936 Beyannamesi’nde yer almayan mezarlıklar da kapsam dışında bırakılmıştır.
• Geçici 11, Vakıflar Genel Müdürlüğü (VGM) adına kayıtlı taşınmazların iadesine izin veriyor. Ancak vaktiyle vakfa aitken, VGM’ce idare edilen mazbut Müslüman vakıfların (Sultan Abdülhamid Han Vakfı gibi) adına kayıtlı taşınmazlar kapsam dışı bırakılmıştır.
• Kanunî değişiklik hakkında kamu kurumları yeterince bilgilendirilmemesi sebebiyle uygulamada problem yaşanmaktadır.
• Cemaatlerde yeterli belge sıkıntısı bulunmaktadır. Başta VGM ilgili tüm devlet arşivlerinden yararlanma isteği söz konusudur.
2-1942 Varlık Vergisi:
Yasanın Gerekçesi
Varlık Vergisi kanununun resmi gerekçesi, hükümet tarafından "olağanüstü savaş koşullarının yarattığı yüksek kârlılığı vergilemek" olarak dile getirilmiştir. Oysa basına kapalı olarak yapılan CHP grup toplantısında başbakan Şükrü Saracoğlu'nun vurguladığı gerekçeler farklıdır:
"Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.
"Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır.
Yasanın Uygulanışı
Başbakan Saracoğlu, 5 Ağustos 1942'de okuduğu hükümet programında "Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. (...) Biz ne sarayın, ne sermayenin, ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin hakimiyetidir." diyerek yeni hükümetin sosyal politikasını açıkladı.
1942 yazı boyunca İstanbul gazetelerinde hırsızlık, karaborsacılık, vurgunculuk ve ihtikârla ilgili haber ve yazılar ön plana çıkarıldı. Hemen her gün ve her gazetede "karaborsacı Yahudi" tiplemesini içeren karikatürler yayınlandı.
12 Eylül 1942'de İstanbul defterdarlığı görevine atanan Faik Ökte'nin anılarında anlattığına göre, Maliye Bakanlığı savaş dolayısıyla fevkalade kazanç elde ettiği iddia edilen kimselerin cetvelinin yapılarak müslümanların M, gayrımüslimlerin G, dönmelerin D harfiyle işaretlenmesini talep etti.
11 Kasım'da Varlık Vergisi kanunu TBMM'de hiç tartışılmadan kabul edildi. Kanun her il ve ilçe merkezinde kimin ne kadar vergi ödeyeceğini belirleyecek servet tespit komisyonları kurulmasını, komisyon kararlarının nihai ve kati olmasını, vergi ödeme süresinin 15 gün olmasını, bu süre içinde tahakkuk eden vergiyi ödemeyenlerin mallarının haczedilerek icra yoluyla satılmasını, buna rağmen borcunu ödeyemeyen mükelleflerin borçlarını "bedenen çalıştırarak ödetmek" amacıyla çalışma kamplarına gönderilmesini öngörüyordu.
İstanbul'da kurulan üç komisyon tahakkuk eden vergi listelerini 18 Aralık 1942'de açıkladı. Tahakkuk eden vergilerin yüzde 87'si gayrımüslim, yüzde 7'si müslim mükelleflere yüklenmişti. Geri kalan yüzde 6 değişik kalemlerde olup, bunların da çoğu gayrımüslim azınlıklar ve ecnebilerdi. Ocağa kadar vergisini ödemeyen mükelleflere birinci hafta için yüzde 1, sonraki haftalar için yüzde 2 gecikme zammı uygulanacağı ilan edildi.
Aralık 1942 ve Ocak 1943'te İstanbul'da gayrımüslimlere ait binlerce taşınmaz mülk el değiştirdi. El değiştiren mülkler arasında İstiklal Caddesi'ndeki yapıların büyük bir kısmı bulunuyordu. Satılan mülklerin yüzde 67 kadarı müslüman Türkler, yüzde 30 kadarı resmi kurum ve kuruluşlar tarafından alındı. 21 Ocak 1943'ten itibaren İstanbul'da binlerce gayrımüslime ait ev ve işyerleri haczedilerek haraç mezat satıldı.
1943 tarihli Cumhuriyet gazetesinde ödeme yapmayan 31 kişinin Erzurum Aşkale'deki toplama kampına gönderileceği yazıyor.
27 Ocak ile 3 Temmuz 1943 arasında, tümü gayrımüslimlerden oluşan toplam 1229 kişi çalışmak üzere Erzurum Aşkale'ye yollandı. Sözlü anlatımlara göre bu kişilerin aileleri Aşkale'ye sürülenlerin "sağ dönmeyeceğine" inanıyordu. Sürgünlerden 900 kişi 8 Ağustos 1943'te yük vagonlarıyla Eskişehir Sivrihisar'a nakledildi.
9 - 13 Eylül 1943 tarihlerinde New York Times gazetesinde Cyrus Sulzberger imzasıyla Türkiye'deki Varlık Vergisi uygulamasını eleştiren bir dizi yazı çıktı. Bu yazılardan hemen sonra 17 Eylül'de toplanan TBMM, henüz tahsil edilmemiş olan Varlık Vergisi borçlarının silinmesine karar verdi. Aralık ayının ilk günlerinde Aşkale ve Sivrihisar sürgünleri yaklaşık on aylık esaretten sonra evlerine gönderildi.Çünkü o dönem ikinci Dünya Savaşı'nın kritik günleriydi ve Türkiye bu durumdan etkilenmek istememiştir.
VARLIK VERGİSİ...
Yasa metni
11 Kasım 1942
Cumhuriyet tarihinin tartışılan yasalarından biri olan "Varlık Vergisi", Şükrü Saraçoğlu Hükümeti tarafından 9 Kasım 1942'de TBMM'ye sevkedildi. Yasa, 11 Kasım'da Genel Kurul'da kabul edildi ve 12 Kasım 1942'de Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
17 Eylül 1943 tarih ve 4501 sayılı yasa ile bir kısım mükellefin vergi borçları silindi.
15 Mart 1944 tarih ve 4530 sayılı "Varlık Vergisi Bakayasının Terkinine Dair Kanun" ile o tarihe kadar tarh edilmiş, ancak tahsil edilememiş vergilerin silinmesiyle "Varlık Vergisi" uygulaması ortadan kalktı.
Verginin sonuçları
Varlık Vergisi kanunu ile toplam 314.900.000 TL vergi tahsil edildi. Bu sayının yüzde 70'i İstanbul'da toplandı. Toplam tahsilat, 394 milyon TL olan 1942 devlet bütçesinin yüzde 80'ini buluyordu.
1935 sayımında Türkiye nüfusuna oranı yüzde 1,98 olan gayrımüslim azınlıklar, vergiden sonra başlayan göç nedeniyle 1945'te yüzde 1,56'ya ve 1955'te yüzde1,08'e düştü.
3) 6-7 Eylül Olayları:
1955'ten itibaren Demokrat Parti hükümeti gittikçe zorlaşan bir ekonomik durumla karşı karşıya kalmış ve özellikle yüksek enflasyon nedeniyle hayat standardı düşen kesimin güvenini kaybetmiştir; şüpheli metotlarla muhalefeti susturma çabaları ise basının, aydınların ve öğrencilerin de Demokrat Parti'den soğumasına yol açmıştır. Örneğin Alman Dışişleri'nin bir raporuna göre daha olaylardan 15 gün evvel, muhalefeti kontrol amacıyla 7 Eylül 1955 günü İstanbul, Ankara ve İzmir'de sıkıyönetim ilan edilmesine karar verilmiştir. 1956 yılında muhalefeti baskı altına almak için Basın ve Toplantı Yasası'na getirilen kısıtlamalar da büyük ölçüde 6-7 Eylül olaylarıyla gerekçelendirilmiştir. Menderes hükümetinin azınlıklara karşı baştaki liberal politikası, gittikçe zorlaşan ekonomik koşullarla değişir ve ilişkiler gerginleşir.
"Atamızın Evi Bomba ile Hasara uğradı" (İstanbul Ekspres) konulu bir haber toplumu provake edecek şekilde yayınlandı.
Kıbrıs Türklerine yapılan baskılar, 1955 yılında Türkiye kamuoyunun gündeminde baş köşeye oturmuştur. O dönem Türkiye'de en çok satan gazete olan Hürriyet'in başlığında İstanbul'daki Rum azınlığın aralarında bağış toplayarak Kıbrıs Rumlarının ENOSİS çetelerine gönderdiğini yazıyordu. Dışişleri yetkilileri Londra'da Kıbrıs temaslarına devam ederken, Atatürk'ün Selanik'teki evinde bir bomba patlamasıyla ilgili haber, önce 6 Eylül 1955 günü saat 13.00 haberlerinde radyoda yayımlandı. (Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba attığı iddia edilen Selanik Üniversitesi Siyasal Bilgileri öğrencisi Oktay Engin daha sonra gıyabında mahkûm edilmiştir. Oktay Engin, 22 Şubat 1992 - 18 Eylül 1993 tarihleri arasında Nevşehir Valiliğine getirilmiştir.)
Bunun üzerine, “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskı yapan Mithat Perin'in sahibi, Gökşin Sipahioğlu'nun yazı işleri müdürü olduğu DP yanlısı İstanbul Ekspres gazetesi genelde tirajı 20.000 civarında olduğu halde 6 Eylül'de 290.000 basmış ve o dönemde kurulmuş olan Kıbrıs Türktür Derneği üyelerince bütün İstanbul'da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanılmaya başlandı.
Aynı baskıda Kıbrıs Türktür Derneği genel sekreteri Kamil Önal Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalıya ödeteceğiz, ödeteceğimizi alenen söylemekte de bir mahzur görmüyoruz diye yazmıştır.
Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin önayak olması ve diğer gençlik örgütleri, meslek kuruluşları, DP teşkilatı, bazı resmi ve gayriresmî makamların telkin ve teşvikiyle yerel kalabalıklar ve şehre dışarıdan getirilmiş olan kitlelerce 6 Eylül akşamı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yağma ve yıkım eylemi gerçekleştirildi.
İlk saldırı saat 19.00 sıralarında Şişli'deki Haylayf Pastanesi'ne yapıldı. Ardından büyüyen kalabalık Kumkapı, Samatya, Yedikule, Beyoğlu'na geçerek gayrimüslimlerin toplu olarak yaşadığı birçok semtte önce Rumların, ardından da Ermeni, Yahudi ve hatta yanlışlıkla bazı Türklerin dükkânlarına saldırarak yağmaya başladı. İstanbul'daki Rum azınlığın ev, işyeri ve ibadet yerlerine yönelik bu saldırılarda emniyet pasif bir tutum sergiledi. Rum vatandaşların adresleri hakkında önceden bilgi sahibi olan, yirmi-otuz kişilik organize birliklerin kent içindeki ulaşımı özel arabalar, taksi ve kamyonların yanı sıra otobüs, vapur gibi araçlar yardımıyla sağlandı. 7 Eylül sabahına kadar süren saldırılarda aralarında kilise ve havraların da bulunduğu 5.000'den fazla taşınmaz tahrip edildi ve milyonlarca dolarlık mal sokaklara saçılıp, yağmalandı.
İstanbul'un her yerinde yağmalar aynı yöntemle yapıldı. Dükkânlara saldıranlar önce vitrinleri taşlayarak kırdılar ya da demir parmaklıkları kaynak makineleri ve tel makasları yardımıyla açtılar, ardından içerideki alet ve makineleri dışarı çıkararak paramparça ettiler.
Kiliseler ve mezarlıklar da payını aldı: Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildiği gibi, İstanbul'da bulunan 73 Rum Ortadoks kilisesinin tamamı ateşe verildi.
İzmit ve Adapazarı’ndan gelen yağmacılar geri dönmek üzere Haydarpaşa İstasyonu'na geldiklerinde, üzerlerinde yağmaladıkları mallarla yakalandılar. Bunların büyük bir bölümünün başka şehirlerden getirildiği ortaya çıktı (örneğin Sivas’tan 145, Trabzon’dan 117, Kastamonu’dan 116, Erzincan’dan 111 kişi.)
Hasarlar
Türk basınına göre 11 kişi, bazı Yunan kaynaklarına göre 15 kişi öldürülmüştür. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Dilek Güven'in Sabah gazetesine verdiği röportaja göre ölü sayısının az oluşu gruplara "ölü olmasın" emri verilmesi sebebiyledir. Resmî rakamlara göre 30 kişi, gayriresmî rakamlara göre 300 kişi yaralanmıştır. Güven'e göre resmi rakamlara göre altmış olan tecavüze uğrayan ve utanmalarından veya korkmalarından dolayı şikayette bulunamayan kadın sayısının 400’e yakın olduğu tahmin edilmektedir.
4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğramıştır.
Maddi hasarın, o günün değerine göre 150 milyon - 1 milyar Türk Lirası arasında olduğu tahmin edilmektedir.[12] Demokrat Parti hükümeti zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon Türk Lirası cıvarında tazminat ödemiştir.
Zamanın gazetelerine göre "asıl suçlu, Türkleri provoke eden Rumlardır". Halbuki 6-7 Eylül olaylarının sadece Kıbrıs'la ilgili olarak Rumlara yapılmış bir misilleme olmadığının bir göstergesi, tahrip edilen işyerlerinin sadece yüzde 59'u Rumlara aitken, kalan yüzde 17'sinin Ermenilere, yüzde 12'sinin Yahudilere ait olması, hatta dönmelere ve Müslüman olmuş Beyaz Ruslara ait mekânların bile saldırıya uğramasıdır.
Sonrası
Olayların başladığı saatlerde İstanbul'da olan başbakan Adnan Menderes saldırıların kontrol edilememesi üzerine Sapanca'dan çağrıldı ve sıkıyönetim ilan edildi. Olaylarla ilgili olarak önce 3.151 kişi tutuklandı. Sonradan bu sayı 5.104'e yükseldi.
10 Eylül 1955 günü dönemin İçişleri Bakanı istifa etti. Başlangıçta soruşturmalar Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve gençlik örgütleri etrafında yoğunlaşan ve o günlerde ilan edilen sıkıyönetim savcıları tarafından yapılan ilk soruşturma ve yargılamalar, daha sonra DP iktidarının bastırması sonucunda komünistler suçlanmıştır.[4] Aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru'nun bulunduğu yaşayan fişlenmiş komünistler ile ölmüş dört komünist hakkında dava açıldı. Tutukluların çoğu Aralık 1955'te serbest bırakılır. Bunun en önemli nedenlerinden biri, muhalefet lideri İsmet İnönü'nün, hükümeti ağır bir dille eleştiren ve gerçek suçluları takip yerine suçsuz vatandaşlara işkenceyle suçlayan konuşmasıdır. Dava beraatle sonuçlandı. Kısa süre sonra Kıbrıs Türktür Cemiyeti de kapatıldı.[6] 1960 darbesinden sonra, bu olaylar Yassıada yargılamalarının gündemine oturdu. 27 Mayıs darbesinden sonra cunta tarafından organize edilen Yassıada Yargılamalarında olayların DP hükümetinin başbakanı Adnan Menderes'in provokasyonu sonucu kontrolden çıktığı iddia edildi ve cunta mahkemesi Demokrat Parti yönetimini 6-7 Eylül olayları nedeniyle de cezalandırıldı.
Dr. Dilek Güven'e göre:
Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı Hikmet Bil ve üyeleri cezaevine girdi. Ama "Ya bizi serbest bırakırsınız ya da biz bazı şeyleri ifşa ederiz" deyince serbest bırakıldılar. Olaylar halkın üzerine kaldı. Çünkü mahkemede, "Türk milleti galeyana geldi, olayları gerçekleştirdi" denildi. Kimse ceza almadı. İkinci dava Yassıada'ydı. Menderes ve hükümet üyeleri yargılandı. Bu davada da olaylar sadece hükümet üyeleri üzerine yıkıldı. Menderes, defalarca MAH yani MİT Başkanı'nın mahkemeye çağrılmasını istedi. Ama hep reddedildi. Olaylar aydınlatılmadı.
Olayların ardından, Türkiye'de yaşayan binlerce Rum Türkiye'den göç etmiştir. Rum nüfusun zamanla azalmasıyla Rumların ekonomideki etkisi zayıflamaya başlamış ve daha önceki azınlıklara yönelik eylemlerde olduğu gibi Türklerin sermayeye hakim olması hızlanmıştır. Birkaç bin Rum ise özellikle Mersin ve Tarsus'a yerleşmişlerdir. Zamanla kalan Rumların da büyük çoğunluğu İstanbul'u terketmiştir. Nüfus mübadelesi sonucunda 1925 yılında yaklaşık 100.000'e düşen İstanbul'daki Rum nüfus, 2006 yılında 2.500 kişiye kadar düşmüştür.
6-7 Eylül 1955 olayları, Rumların büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmasına neden oldu. Gayrimüslimlerin büyük bir kısmı için, yaşananlar, Türk vatandaşı olarak kabul görmediklerinin kanıtı olmuştu. Hangi parti iktidarda olursa olsun, gelecekte de ayrımcılıklara maruz kalacakları düşüncesiyle ve kendilerini güvende hissetmedikleri için, özellikle Rumlar yurtdışına göç kararı vermişlerdir. Nesiller boyu bu topraklarda yaşamış olan İstanbul'un gayrimüslim yerlileri, bu gibi davranışlar sonucu evlerini ve anavatanlarını terk etmek durumunda bırakılmışlardır. Ancak hükümetin o dönemde kabul etmediği olaylar 1998 yılı içinde bir meclis önergesi sırasında kabul edildi. Tazminat değeri olan 70.000 Lirayı vermeye hükümet yanaşmadı.
6-7 Eylül olaylarının olduğu sırada Seferberlik Tetkik Kurulu'nda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK genel sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu'na verdiği röportajda 6-7 Eylül olayları hakkında şu demeci vermiştir.
"6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı. ( Bu sözleri Sabri Yirmibeşoğlu 21.09.2010 da bir televizyon kanalındaki röportajında yalanlamıştır)"
Netice olarak, etik olarak ve inancımızdan gelen bir zorunluluk olarak, tüm gayrımüslimler ve Ermeniler, Müslümanlar için canı, malı, ırzı bizlerin zimmetinde olan vatandaşlarımızdır. Değil onlara karşı ırkçı yaklaşımlarla dışlayıcı, ürkütücü bir tavır almak, aksine onların böylesi ayrımcı muamelelere karşı yanında olmak bizlere yakışandır.
Osmanlı’nın son dönemlerinde, Batıdan gelen ırkçılık virüsünün toplumun içine girmesiyle, Türklere ırkçılık aşılayanlar, Araplara giderek Arapçılık, Ermenilere ise Ermenicilik aşılamışlardır. Toplum olarak aynı menfur odakların oyununa gelmiş, bazı çetelerin yaptığı zulümler sebebiyle, bu zulme katılmamış, hatta taraftar bile olmayan insanlara yerlerinden yurtlarından edilerek büyük bedeller ödetilmiştir. Daha sonra Varlık vergisi mezalimi ve sonrasında 6-7 eylül olayları tüm gayrımüslimler gibi Ermenilere de ciddi acılar yaşatılmıştır. “Başkaları, devlet, gladyo” yaptı bahanelerinin arkasına saklanarak kendimizi aklayamayız. Hrant Dink’in katli sonrasında muhterem eşi Rakel Hanım’ın dediği gibi “bir çocuktan katil çıkaran “ ortamı, havayı, anlayışı sorgulamamız gerekir. Medeni bir topluma yakışan geçmişin hataları üzerinden kan davası gütmek ve acıları yarıştırmak değil, karşılıklı empati ile yanlışlarla yüzleşmek, geleceğe dönük barış içinde yaşanacak bir iklimi inşa etmektir. İmparatorluk bakiyesi çok dinli, çok dilli bir toplumun devamı olmak yönüyle bu konuda tarihi altyapı vardır. Yeter ki, başkalarını aşağılamayı esas yapan ırkçı düşünceleri, zihin dünyamızdan ve şuur altımızdan tümüyle çıkartıp, bu virüsten temizlenebilelim…Bu ülke hepimize fazlasıyla yeter…
Mehmet Arif Koçer-Hukukçu
MAZLUMDER GYK Üyesi